ANASAYFA | İLETİŞİM

Ezogelin’e koşmak Yoğurt sayıklamak

Hayatımın en acayip deneyimini geçirdim.

6 gün boyunca medeni dünyadan koptum.
Ama öyle bir kopmak ki, hani bilgisayarda kafayı “reset”lemek vardır ya, yani her şeyi sil baştan yapmak, tüm çöpleri boşaltmak, silmek, hafiflemek…
Sıfırlanmak…

Öylesine koptum işte.
Delice.
Likya Yolu Ultra Maratonu’nda 6 günde sadece doğanın içinde yaşayarak toplam 130km koştum. Yaptığım en zor, en keyifli, en şahane, en gurur duyduğum, en çok şey öğrendiğim deneyimdi.
İki çocuğumu da normal doğumla doğurdum, ama bu da 3. doğumum gibiydi bir bakıma.
Çadırlarda uyku tulumlarında kalıp alacakaranlıkta yollara düşüp sürekli bedenimin gücünü, beynimin gücünü sınadım.

Bitirmeyi başardım çok şükür.
Üstelik 6 engelli arkadaşımız için akülü tekerlekli sandalye bağışı topladım. 6 kişinin özgürlüğüne değdi yani adımlarım... Çok şükür.

Gelelim çorbaya.
Hayatımda hazır çorbanın önemini gerçek anlamda İLK defa anladığım, gördüğüm, yaşadığım, ağzım açık şekilde bu kadar ikna olduğum, içime bu kadar sindiği en sahici deneyimdi.

Bu satırları sadece sizlere değil, aslında koca bir hazır çorba sektörüne yazıyorum.
Yazıyorum çünkü; bence onlar da hazır çorbanın bu yönünün farkında değiller.
Ultra maraton gibi, insan bedeninin kendi sınırlarını en zor koşullarda zorladığı bu dünya sporunda, hazır çorbanın nasıl inanılmaz bir yeri ve önemi varmış meğer!

Ben hazır çorba olsam, derhal bir ultra maraton organizasyonuna kucak açar sponsor olurdum. Derhal.

O hafifcecik paketlerin, binbir çeşit lezzetlerin sporcuların nasıl da hem bedensel hem de psikolojik imdadına yetiştiğini görmelerini, gözlemlemelerini, yaşamalarını inanın isterim.
Ben gördüm.

Keçi kılından çadırımızı 7 kişi paylaştık. Ultracı arkadaşlardan biri koşup geldiği 50km sonrası çantasını: “Ezogelinim nerede?” diye açarken, diğeri “Beni bi Yoğurt bi Tarhana çorbası anca paklar!” diye sayıklıyordu. Bi diğeri, “Sabah ilk işim Domates çorbamı içmek ve öyle koşmak!” diyordu.
O hazır çorbaların nasıl bir iştah ve güvenle hüpletildiğini, 240km’nin son 25km’sini bir tek hazır çorba poşeti sayesinde enerjisi yerine geldiği için bitirebilenini görmeniz gerekirdi.

Hafifliğinden dolayı günlerce rahat taşınabilirliği, hijyenin daimi olması, güvenilirliği, her koşulda taze kalabilmesi, her koşulda hızla hazır olması... hazır çorbanın hangi iyiliğini anlatsam bilemiyorum ki!

Ben bu yazıları yazmayı; bana verilen bilgilendirmenin ne kadar güvenilir olduğunu anladığım ve de yanlış bilgilerin cehaletinde büyük hatalar yaptığımı farkettiğim için kabul etmiştim.
Ama Likya Yolu Ultra Maratonu sonrası, verdiğim kararın canlı deneyimini yaşadıktan sonra, her türlü bilgim iyice pekişti.

İlk yazımda, “Ben hiç hazır çorba içmem!” yazmıştım.
Hem tükürdüğümü yalıyorum şu an gururla, hem de önyargılarımın teker teker yüzüme bu kadar gerçekçe çarpılmasına seviniyorum; çünkü onlardan harbi kurtuluyorum.

Şimdi gayet rahat, “Ben artık her canım çektiğinde hazır çorba içerim arkadaş!” diyorum.
Budur yani!

Yonca
“mercimek”
Paylaş: