ANASAYFA | İLETİŞİM

Titremeler tuttu

Dişlerim takırdadı…

Öyle bir içime işledi ki soğuk Venedik’de, ne yapacağımı şaşırdım.
Venedik Venedik olalı böyle soğuk ve fırtına görmemiş. Bunu ben değil, oranın yerlisi söyledi inanın.

Her zaman sular yükselirmiş ama, bu kadar yükseldiği çok nadirmiş.
Bayram’da Venedik’de güzel vakit geçireceğini sanarak gelen Türk Turist Ordusu – ki ben hiç bu kadar çok Türkü bir arada görmedim!- havayla hayatının sınavını verdi resmen.

Sarı çizmeli Mehmet Ağa botları vardır ya plastik, satış rekorları kırdı resmen. Diz üstüne kadar sularla kaplıydı sokaklar.

Neyse gelelim benim takırdayan dişlerime. Hala ağzımda diş kaldığına şükrediyorum yeminle.

Eğer hayatımın ilk maratonunu Venedik’de böylesi deli bir soğukta ve böylesi beter bir havada böylesi cıbıldak kıyafetlerimle koşacağımı, hele bi de bitireceğimi bileydim, yemin ederim yanıma yedi sülalemi ve taşımatık bir şömine filan alırdım.
Çok yalnızdım yollarda.
Ne zormuş bilmediğin yerde, dilde yalnız olmak, yalnız koşmak...

Hele de 42km 195 metre boyunca!
Hayat tecrübelerimin en harbisi oldu bu da.

Halk da yolları ve koşanları terk etti bir süre sonra soğuk yağmur ve dolu yüzünden.
Hatta kaçıştılar resmen.
Öyle bir soğuk düşünün ki, dişlerim tam 5 saat 46 dakika 13 saniye takırdadı yol boyunca.
Hatta üstüne de 2 saat otelde takırdamaya devam etti.
Ellerim öyle dondu ki, yarış sonrası telefonumun şifresini giremedim.
Bütün bedenim sanki elektrik fişine takılmışım gibi tir tir titrerken bu hazır çorba yazılarımı düşündüm.
E düşündüm tabi!
Bu yazıları neden yazmaya başladığımı, nasıl da ilk günden bugüne farklı bilgiler edindiğimi ve lanet olsun o an canımın nasıl da sıcacık bir domates çorbası çektiğini düşündüm!

Allah biliyor, bundan sonra hangi yarışa gidersem gideyim yanıma 1 poşet hazır çorba alıp da gitmezsem bana Yonca demesinler.

“Ah yanımda bi poşet olaydı, onu sıcacık bir suya boşaltayadım ve donmuş parmaklarımla karıştırıp parmaklarımı yalayarak çorbacığımı içip içimi ısıtaydım…” diye diye, sayıklaya sayıklaya, dona dona otele gittim.

Otele zar zor vardığımda yürüyemiyordum. Kaslarım boşalmış. Normalmiş gerçi. Resepsiyondakiler beni o deli gibi titreyen halde görünce üstüme battaniye ile atlayıp “Sinyori Brava Brava! Hot tea hot tea! (Kutlarız Bayan hemen sıcak çay!)” naraları attıklarında, ben: “No! No hot tea, hot soup, tomato soup please!” (yok yok çay değil çorba lütfen!” dedim titreyen çenemden kalan son gücümle.

Resepsiyondaki kadın uçarak gidip kendi çantasından hazır çorbayı çıkarıp getirince de “Yok artık” dedim!
Hani yani istesem, hayal etsem, şuraya yazacak hikayem olsun desem bu kadar olmaz hani!

Gülme krizi tuttu bu sefer de beni.

Markasını hatırlamıyorum. Ama tadını unutamam.
Tek hatırladığım sanırım hayatımda en hakettiğim, en iyi gelen, en vahim halimde mideme giren en bomba hazır domates çorbasıydı.
Allah’dan başka şey istesem bu kadar olamazdı.

Alın işte, o anda zavallı halime bu kadar hızlı, hatta hızır gibi yetişebilecek başka ne olabilirdi? Al poşeti, dök suya, karıştır iç toplamda 3 dakika filan.

Hayatımın şu döneminde hiç, her bu kadar acayip hallerde kaldığımda imdadıma yetişecek şeyin hazır çorba olacağını düşünemezdim yeminle. Üstelik işe de yarıyor deli gibi. Tadı ayrı, psikolojisi ayrı, kolaylığı ayrı...

Bakalım önümüzdeki haftalarda nereden karşıma çıkacak hazır çorba?
E Malum Vodafone Avrasya Maratonu’na geliyorum 11 Kasım’da!

Ay ama karşıma hazır çorba çıkaracaksa siparişim var Evrene!

Mis gibi kokusu burnuma çarpan bir tarhana çorbası istiyorum.
Çok özledim!

Sevgili Evren ve Enerji Alemi,

Bilgi ve ilgine.
Sevgilerimle.

Yonca
“ılık”
Paylaş: